3 Aralık 2014 Çarşamba

bir yangın büyüyor avuç içimde kulağımda o elzem ilahi
gecenin ikinci yarısı yokluğunun uğultusu uyuz bi it gibi 
bi yolu yarıladım, geçtim şehrinden 
sis basmış gününü
yorgunluk eksik olmamış ömründen
geçmiyor yılgınlığın.
Ah müjgan!
yaram sevmiş olmalı ki yerini ne zamana ne mekana yenilmiyor
ve yollar değiştirmiyor ömrün rotasını
ah ki kavuşmanın o sarsak sancısı zamanı uzatıyor
tekrarlıyor kendini tekrarlar
ve sen gelmiyorsun madem
gülümse
bereket gelsin ömrüne

24 Kasım 2014 Pazartesi

ilk yarısının başında pazarın bi mektup dokudum sana bileklerimden 
ellerin tutarda bi gün sese gelirse sözcükler
bileceksin bu günün lanetini
neden bileklikler biriktirdiğimi
kırmızıya dokunmadan nasıl nefes aldığımı
ayraçlarla aramda ki garip ilişkiyi
ve bilmek istediğin her bi şeyi.
ahh müjgan!
suskunluk büyüdükçe konuşmak anlamını yitiriyor
dokunduğu gözbebeğine yaşattığı duygunun ekosunu duyamayan çocuk ne bilsin bunu?
bi boşluk büyürken nasılda anlamsızlaşıyor içinde yitip giden her bişi
anne rüyası iz bıraktığından beri etime sonu yok hiç bi kuyunun
ahh müjgan!
itiraz ediyorum!
ayrılık sevdaya dahil değil
bizler kendi ellerimizle yeşertiyor ve büyütüyoruz onu.
sevdaya dahil olan taşın sonsuz sabrı
öpüyorum dünya telaşeni.

29 Eylül 2014 Pazartesi

kendini hatırlatan şarkılar var müjgan.
akşam yemeğine habersiz gelen misafir gibi. eli ayağına dolanıyor insanın bilemiyor ne yapacağını. gerçi teknoloji ilerlediğinden beri kalmadı böyle şeyler ama sen uyma e mi?
habersiz gel isterim.
ben beklerim.
zaten en iyi beklemeyi bilirim. 
en çok da senin habersiz gelişini beklemeyi severim.


fon.

24 Ağustos 2014 Pazar

bazen en büyük sayı birdir müjgan.
bi şehrin kalabalık ve karanlık kuytularında kaybolduğunu düşünürsün içinde ki çıkmazları umursamadan.
gebedir bu zamanlar, dışındakileri içine kusturur.
hafzala alt üstken dimağını döver küfürler.
ah müjgan!
günün yirmidört saat olduğu öğretilmemiş olsaydı asırlar evvel, gülüşlerini gün doğumu sayardım.
kes artık zamanın can çekişen ipini.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

bi sabah uyandığında beni sevdiğini farkedebilmen için dua ederek uykusuz kaldığım gecelerim oldu. sonra aynı gecelere heybetli bi küfrün oturdu, kalkmak bilmedi. sonra zaten geceler gündüzlerle yer değiştirdi.
üzüldüğümü, alıştığımı, özlediğimi ve durduğumu farkettim.
durmak çok başka bişi müjgan. hele dururken üzülmek, alışmak ve özlemek.. ömrün gidiyor müjgan ömrün gidiyor da 'dur' diyemiyorsun. öylesi oynamaya başlıyor izlediğin film, öylesine dönüyor plak, aynı yere takılıp kalmış ayraç, içilmeden kalmış kahve fincanda çay demlikte, yemek bir eylem değil artık.
gönlün terazisi şaşkın, pusulanın yönü kırık.
Ah müjgan! 
sonralar da bir gün ruhumun bileğini kestim. baktım, hiç bir şey aynı değil..
gök gürültüsü ve yağmurla gelen derin tekrarlar var müjgan, yitirme unutmayı.

bak ne diyor bi defne ; kör..
kaç bin yüz rüyası var bir uykunun
ya düşün kaç bin yüzü 
ya tekrar edilişi 
seher vakti alabildiğine mor bir an var
kuş ve köpek sesleri
ve ezan
sen yine yoksun müjgan
"insan, rüzgarın diyemediğidir." demiş adam..
çabalıyorum müjgan
bıçak mı ilaç mı bilmiyorum
ben de hep kambur zaman
"ağlamak anlamaktır" diyor dış ses
ağlıyorum ve anlıyorum
yine de 
her şeye rağmen
bi uykuyu unutmamak için büyük çaba harcıyorum..

fon da 'kaçıncı yarın' olduğu sorgulanıyor..



14 Temmuz 2014 Pazartesi

kuş sesleri kesiyor gecenin ulumasını
müjgan bu son yağmurlarına tutuluyor bilmem kaçıncı kez
ve tekrar tekrar sidar
aksimin isi çöküyor sabahın çiğine 
sabrın meyvesi çürümeye nazır
üzüntünü rastalıyor parmak uçlarım

gönlümle ördüğüm hırka üzerine olsundur.
bazı zamanlar olduğun yer de değilsindir. 
kalmakla gitmek arasında ki o ince çizgi gözbebeğine inat hızla büyür ve yelkovan vazgeçer akrepden.
Ah müjgan!
adın kırkbirinci boğum oldu boğazımda 

artık beni sınama.
insan en çok akşamüstü üstleniyor geçmişinin buruk ağrılarını, sonra devamı geliyor müjgan. 
bağıra bağıra ve büyüye büyüye geliyor. 
haziran bitiyor, yollar hep aynı..
sen hep son an da vazgeçiyorsun tüm gelmelerden ve sesin asılı kalıyor bi aynanın sol üst köşesin de..


duymak istiyorum..
mahkumiyet ve esaret arasında ki fark bir insan kalbi sıcaklığı kadardır.

baharı beklerken, gülerken, menekşeye dokunurken, güzü solurken, yağmura sarılırken, ağlarken, bi çocuğa bakarken, içini ısıtan sesi anımsarken, anılardan köprüler kurarken, hep iyiliği hatırlarken, üzüldüklerini unutmazken ve hala atabiliyorken yan! 
bil ki 'son' yok.
yan kalbim...

10 Temmuz 2014 Perşembe

bilirsin 
bir kısır döngüdür 
bir girdapdır
bir heyula
bu için de debelenip durduğun
böyle gitmez diye diye 
gidersin
bu sefer uzun bi yürüyüşün tam ortasında duruyorsun aklımda müjgan tam da meydan.
Ah müjgan!
bi dolu kırgınlık üzüntüden sonra bile yine kırılıp üzülebiliyosun hiç bilmediğin bi yerinden üstelik.
öğrenmek hiç bitmiyor.
bir acı hep bir diğerine gebe ve gece ulamıyor artık sevgiyi.
ellerim dokuduğu boşluğa dokunamıyor, bana ellerin gerek.
haziran'da bitiyor müjgan ve sen hala her gece tekrar gidiyorsun...

6 Temmuz 2014 Pazar

öncesini hatırlayamadığım şeyler var müjgan.
içine süzüldüğüm hayatlarda ya da içime süzülmüş olan hayatlarda eksikliklerim, bağlayamayışlarım.
ahh müjgan!
gerçekten unuttuğum şeyler var mı yoksa anımsamak mı istemiyorum bilmiyorum.
önce ellerin mi uğurladı beni yoksa gönlün mü bilmiyorum.
sahi içimde ki şarkının bittiğini söylediğimde neden hediye edemedin kafesinde ki sesi?
zaten sonra ben de unuttum çalabilir miydi bi telefon...
bazen kentin en işlek caddesine giden otobüsler gibi sıkışık her bişi, bazen se verme dediğim ama ısrarla boynuma astığın sözler vuruyor karşı kıyıya.
sonra sen saçlarını kestirdin ben sigarayı bıraktığımı sandım bi süre bi daha da değişmedi zaten hiç bişi. benim bekleyişimle senin gelmeyişinin yer değiştirdiği bi gün not düşebilirdim tarihe ve şöyle olsaydı belki ya da böyle olsaydı sakalı bırakan halam olsaydı amcam olmazdı netice de değil mi?
zaman geçiyor müjgan...
alabildiğine hunharca harcıyoruz onu hiç arttırmadan.
bi terminal kalabalığında sıkıca sarılmışken sana geçiyor olacak yanıbaşımızdan ya da böyle umudu yok edip özleme yenik düştüğümüz de gülüyor olacak bi kenardan sessizce ama durmayacak hiç durmayacak ve gözümüzün içine bakmayacak.
mağrur bi at canlanıyor hafzalamda, yelesi rüzgarı döven bi at dört nala. zaman zar atıyor sana.
tutamıyorsun müjgan,
artık avuçlarını sıkma...

3 Temmuz 2014 Perşembe

"başımı kaşıyacak vaktim yok ama sana göğüs kafesimden kırlangıçlar yollamayı ihmal etmiyorum."

2 Temmuz 2014 Çarşamba

bi kulağım dolmuşcunun ankara havalarında bi kulağımda norrda remedy dinlerken içim emin igüsden gam elindeni söylüyor aynı zamanda altmış kilometre hızla yanından geçerken gözüme takılan o tuhaf renkli ağacın adını da bilmek istiyorum.
bi yandan da sonra ve şimdi kavramlarının neden herkesçe eşit algılanmadığına takılıyorum.
kafamın içi panayır alanının gece yarısından sonra ki hali müjgan biliyorum seni çok ihmal ediyorum.
göğümden gri gönlümden kalabalık
göğsümden sancı çekildi.
ben böyle zamanlar da yazamıyorum sen dökül biraz da. 
bahset, ağrıya giden trene aldın mı bilet?

1 Haziran 2014 Pazar

sonra bazen bi ip kopar müjgan. 
yüreğin uğuldar ve zaman bi düğüm atar halatına.
boğum sayını yitirirsin bi yaştan sonra.
ah müjgan!
içinde kaybolup gittiğimiz bu gaile geri vermiyor aldıklarını ve biz çoğaldığımızı zannettikçe eksiliyoruz. 
gelmeyenlere öfkelenip dönüşü olmayanlara hayıflanıyoruz. 
söylenip duruyoruz durmaksızın ne dediğimizi duymadan.
durmak bütün eylemlerden sıyrılmakken biz durduğumuzu zannettiğimiz zamanlar da bile bin bir türlü şeyle meşgul olabiliyoruz.
durmayı bilmiyoruz müjgan,
durmayı!
durup öylece kalmayı...
iç cebinde taşıdığın bi mendil olaydım,
ah ki olaydım göğsünün tam üzerinde
ve sen tam da durduğunda olaydım ben bir mendil göğsünün tam üzerinde
utanırdım tüm seslerden...
bak müjgan
bak ve gör
gör ve bil
bil ve bağışla
dağılan ne varsa uğulduyor şimdi mor, derin bi boşlukta ve uluyor zaman uyuz bi it gibi kulağımında. sen yine atla tüm terminalleri bir bir bilerek kilometreleri ve yitirerek sayıları. kavuşmak dile gelsin avuçlarında, hiç konuşma..

5 Mart 2014 Çarşamba

şeffaf eller var müjgan. doğurduklarını görsen ellerinden utanırsın.
şeffaf kalpler de vardır elbet ve şeffaf gözler ama ben en çok ve hep eller diyorum.
ah be müjgan!
bi ev boyamak isterdim sana. bi dua iliştirmek duvara ve ziline dalgaların sesi. ellerimle diktiğim perdelerin arasından bak isterdim yabancısı olduğun yeryüzüne.
haddimi aşıyorum da bazen yine de geri durmuyorum söyleyeceğimden.
bazen de ne halt ettiğimi bilmiyorum ama sol cebimden hiç çıkarmıyorum senin için yapmak istediklerimin listesini.
zaman gelecek değil mi ellerinle birlikte?
beklemelerim bitmez müjgan itin olsun zaman. yalnız bazen en çok da tüm bunlar böyle dolaşıp dururken beynimde eksik kaburgam sızlıyor kendini unuttuğu yerde, sırtım üşüyor bi hayli.
çok geç kalma emi?

4 Mart 2014 Salı

gittiğim yere yağmur sürüklüyorum müjgan, dönünce yakıcı güneş. ben ne zaman birini üstün tutsam bir diğerinden kendimi aldatıyorum. bolca yenilmişlik doluyor göğsüm, ellerim boşluk dokuyor ve bana dönmüyor gün.
ah müjgan!
ne çok birikmişliğim var ve hiç yok mecalim.
tüm umutları karşı kıyıda bıraktım şimdi ve yok hiç köprü.
boğacak bi gün deniz beni.
öperim hüzün bulutlarını damıttığın avuç içlerini...
yağmur öpüyor asfaltı şakağından
benimse ellerim
ah ki ellerim
ellerim dokuyor bi boşluğu

22 Şubat 2014 Cumartesi

umut, ruhun bileği. 
yavaş çok yavaş ve kanırtarak kesiyorumdur, şimdi.

19 Şubat 2014 Çarşamba

uzun müddet dışarı çıkmayı unuttuğum oluyor sonra bi mecburiyet dile geliyor unutmayı bırakmak zorunda kalıyorum. böyle zamanlarda yabancı olmayan tek şey kaldırımlar oluyor müjgan. 
"canın sıkılmıyor mu yeah" diyen arkadaşlar bile benim mi bilmiyorum. güneş yüzümü ısıtıyor sırtım umurunda bile değil. kulağımda mohsen toranj diye bağırıyor soğuğa inat.
ah ben birini özlediğim de müjgan başka hiç bişi yapamaz oluyorum ve bu gündelik hayat için büyük sıkıntı doğuruyor ama bu da benim umurumda değil.
öperim üzüntü kıyını.

10 Şubat 2014 Pazartesi

akşamların beşlerini sevmiyorum pazar günlerini bi de. aslında çok şey var sevmediğim ve çok az şey var sevdiğim. 
ben ne zaman maruz kalsam sevmediğim her hangi bişeye mahcup oluyorum müjgan. 
ah ki geriye doğru işlemiyor ya zaman büyüyor mahcubiyetim göz bebeklerimde.
seni mahzun bıraktım bi otogarda ardından sallanmayan o eli görmeye mecbur bıraktım ya dinmiyor sızım. sevmediğimden değil sakın yanlış anlama kendimi sakındım aklımca veda etmeyerek sana.
ah kahrolmasın vedası olan hiç bi gidiş ve sana borcum olsun müjgan tüm otogarlara yemin olsun ki ayrıyken yaralanmış tüm yalnızlığım dökülecek avuçlarımdan.
vedalar gerçektir müjgan ve dönmek vedanın parçasıdır bunu bil ve öyle bak bana.
şahit olsun pazar gününün akşam beşi bi buse konduracağım yüreğine az sabır ve beklemeyi ihmal etme.

30 Ocak 2014 Perşembe

gün aydın olmayabiliyor bazı sabahlar. uyku üzgünlüğün reklam arası gibi, bittiğinde uyumadan önce ki hal devam edebiliyor. ağlayarak uyuyup uyanmışlığım oldu bi kaç kez müjgan. bilmek istemediği şeyleri bilmek zorunda kalabiliyor insan bazen.
Ah müjgan!
kaçımız üzgün kaçımız üzgün gibi ve kaçımız sadece maske bilmiyoruz artık. gitgide kötüleşiyor matematiğimiz. hiç bi zaman sevmedim rakamları. 
bizi birbirimize getirmeyen yolun kaç kilometre olduğu hakkında hiç bi fikrim yok. sen de ne kadar varım, nedir yüz ölçümü sevmenin bilmiyorum. kaç kez kırılır bi kalp, kaç yenilgi, kaç tökezleme, kaç yangın bilmek istemiyorum.
kızma bana müjgan, gözün sevim kızma. 

ben kalbimi çıkarıp yerinden kurutmak istiyorum eski fotoğraf albümümün arasında, papatya niyetine.

28 Ocak 2014 Salı

bağzı geceler kızıla çalar gökyüzü ve görünmez penceremden ay ama her sabah mutlaka doğar güneş pencereme ruhuma doğmasa da.
iki kaktüsüm var biri rüzgarda perdeye takılıp düşmekten yorgun diğeri tembelin teki. iğneyi başkasına çuvaldızı kendime diye mi yoksa susuzluğa dayanabiliyorlar diye mi benimleler bilmiyorum müjgan, bunu onlara hiç sormadım kendim de dahil.
ah müjgan!
nasıl da hesapsızça tüketiyoruz soruları ve nasıl katlediyoruz cevapları bilsen bilmekten yorulurdun. oturma odamıza girer gibi girip çıkıyoruz başkalarının hayatlarına ve bundan onur duyuyoruz. çok insan tanımak iyi midir hiç öğrenmedim ben hiç öğrenmek de istemedim. otuzumda beş parmağım yetiyor insanlarımı saymama. oysa kalabalık aileler iyidir derler hep, bir arada olabilmek için, birbirlerinden vazgeçmemek için kan bağını kullanıyorlar oyun gibi. her halukarda sevebilmeyi bilmiyorlar.
karşılıksızlık ne demek bilmiyorlar müjgan...
sesimle yazmak istediğim oluyor da bazen parmaklarımın hızına yetişemiyor müjgan af...

bitmesin diye tam altı kez uyanıp tekrar uyuduğum o rüyanında sonu geldi be müjgan. kaldığı yerden devam edip durdu bişi anlatmak ister gibi ve bitti. kötü sonlu türk filmlerini andırıyor rüyalar bazen hele ihtimallerin düşük olduğu durumlar çakışıyorsa nasıl da sevindiriyor insanı. 
ah müjgan!
ortasını bilmiyoruz hiç bişeyin. çok seviyor, çok özlüyor, çok üzüyor sonra da çok yalnız oluveriyoruz. yalnızlığından yakınanların asıl derdi onsuzluk olabiliyor çoğu zaman, ne hissettiğimizi bolca karıştırıyoruz.
hayır kendimi ayırıyorum sanma, öğrenmek bitmiyor ki zaman obez bi çocuk gibiyken.
saçlarımdan yakalanabiliyorum savurduğumu zannederken.
ucunu yakmadığım bu mektup da hasret yok sanma, biriktirdiğim küller dökülüyor avucuna...

27 Ocak 2014 Pazartesi

bu mektubu sana kalabalık fakat yalnızlıkla dolu, camları yağmurdan ve solukdan buharlanmış bir toplu taşıma aracının orta kapısının eşiğinden yazıyorum.
Eşikler yorar biliyorum.
Ah müjgan!
Un ufak olur havaya karışısız biz de. Çünkü bilmiyorlar müjgan, kırmadan bi kalbe nasıl dokunulur bilmiyorlar...
Yolculuk bitmediği müddetçe yazarım sana yeter ki dokun parmak uçlarınla...

23 Ocak 2014 Perşembe

bi kaç dize vardı aklımda günlerdir
şimdi unuttum
başkası mı demişti benden evvel
yoksa taşmışmıydım içimden
bi türlü bilemedim
kelimeler de tekrardan mı ibaret
yoksa değişir mi anlamı başka dudakla buluştuğun da
bunu da bilmek istemedim

ah müjgan
yeter içinin sularında yüzmeye çalıştığın
o kuzgun biledi kanadını
not düşülmez artık saman sayfalara

20 Ocak 2014 Pazartesi

bi sesin götürdüğü uzaklıklar var, dönüş ancak gerçek zamanın tokadı ile mümkün.
bi de hiç duyulmayan sesler var, beklerken duyulanlarla yer değiştiriveriyor zamanla.
ah ki
iç cebinde taşıdığın bi beyaz kağıt olsaydım, ellerine dokunmak için yüzemediğim sulara gemi olmaya rağzıydım.


18 Ocak 2014 Cumartesi

değişik zaman dilimlerinde muhtelif evlere kapatmışlığım var kendimi. 
ancak kendimi hatırlatmadığımda yapılan 'gel' çağrısına karşılık verebiliyorum ve belki de sırf bu yüzden bitmiyor akşamların beşleri.

birinin hayatında yük olmamaya çalışmanın getirdiği bi eziklik var ki bildiğim hiç bişeyle boy ölçüşmüyor.

12 Ocak 2014 Pazar

uyurken yorulunur mu
ah'lar olgunlaşır mı
beklemek neden hiç bitmez
''sonra'' karnı mıdır saatin
birin üçten çok olduğu olmaz mı
günün kalbi öğlende mi atar
yalnızlık taşınabilir bi şey midir
pusula olamaz mı bi dize
geceyi saran kasvet özlemin midir

insan hep kendini işaret eden dönüş müdür

sahi sende özlüyo musundur
ömründen süzülüşümü


bi kader bu kadar mı sessiz olur?

en son küçük tilki mor tilkiye bişi fısıldıyordu kapalıydı gözlerim, duymadım.

10 Ocak 2014 Cuma

dönüp bakmadığın zamanlar da bile
hatıratından boşanır ötemazi
boşa değildir at gözlükleri
insan bazen en çok geçmişinden vurulur

her şeyi bilsen de
bi başka ruhu bilemezsin
atın eğerlenmesi boşa değildir
insan bazen en çok sırtından vurulur


suyun, yıldızın ve dağılan hindibağın
gecenin, nârın ve yuvasını kaybetmiş kuşların
toprağın, istiridyenin ve kendine yer edinemeyen meleklerin
hatrına durmuyorsa da dünya
insan en çok kendinden vurulur.

1 Ocak 2014 Çarşamba


kalabalık ürkütmüyor eskisi kadar
kabuğum hangi yüz yıldan kalmadır ey sevgili?
arnavut kaldırımların türküsü açılıyor damarlarımda
bi rüya tükürüyor da suratıma
gün dönmüyor bana çalmadan o resital

döküyor içini gökyüzü
ruhunda kanat barındırmayanlar için
ve lodos öpüyor
yolunu kaybetmiş gemilerin yelkenlerini

sıcak su torbası ile dahi
vedalaşabilmeyi bilmeli

rahvan koşmaya
niyetlenebilir gönül
dizgin akıl da değilse
başarabilir hatta
saatler zamanı göstermeyip
ayrılığı hatırlatabilir
ve tüm bunlar
öptüğünde şakağını
sevmediğin o şarkı dilinin ucundadır

böyle zamanlar da yerlere tükürmek serbesttir
bulutların küstüğü doğrudur
gözyaşı kardeşi yağmurun
akrebin zehiri salınır zamana
sessizlik bi konuşma biçimi değildir
yüksek müzik ağlamayı bastırır

tutup yakasından göğü sallayasım geliyor
 
şimdi orda
ölesiye sessizlik içinde sen
ben hep kıyamet yorgun göğsüm
sıratın trafiği yoğun
şu melek metro inşa etse
bi şıklatsa parmağını
iyice uzamadan saçların
kara olan zebani
önümden mi geçti yoksa 
bi kaç yüz yıl önce idi 
öpmüştüm kendinden büyük gölgeni
şu ateşin yanına bi kilim atalım
demini almamış çayın beli kırılsın
sonumuz belli ise beri ki günden
ne diye paylaşmayalım

bak o şarkının sözlerini ben yazdım sen bilme diye
ben kendim unuttum
sevgimi, öfkemi, vicdanımı, merhametimi, baş ucumda ki kaktüsü, annemi, cama tüneyen güvercini, dalından vişne yediğim ağacı, bahçede biten ayrık otları, sevdiklerimi, yitirdiklerimi, zamanımı, kalbime dokunan adamı, her bişeyi büyütüyorum da kendime yetemiyorum.
bi türlü büyüyemiyorum...

görmek istiyorum
çiçek dürbünü ile
önce yüzün
sonra göğsün
ve ellerin
ve sesin
kendinden soyunmuş sesin
okaliptusun moruna kuşlar kondurtabilen
taşa yuvasını öğretebilen sesin

dallarımı budama.
göğsümden taşan bu lav
içinden geçmeyenlerden değil elbet
bi tiren yüzünden dersen de
kaşım kıpırdamaz
elbet çoktu biriktirilmişim
gittiğim ilk yolu dinlememiştin henüz
anlatasım tılsımdan yana değil
sakildim ve dahi sakin
izliyordum
volkan patikayı dokuyordu

gözlük taraflı.

yirmiüç 
yirmibeş
bi cadde
demini almamış çay
yerini bulamamış ağrı
uyanılmayan bi sabah
kullanılmayan sözcükler
seksendördünde boşluk taşıyan bi kitap

bağzı şeyler yazınca uyumsuz gözükse de içinde taşır şiirini.

bu gönlümü yerinden oynatan uğultu
çok çocuktum bi kere daha olmuştu
sonra öğrenmiştim
rahvan bilmiyorsan
öğretilmiyor tayına
bağzı şeyler doğduğunda vardır
içinde
bağzı şeyler ne yapsan yer etmez kendine

menekşeler böyle bakmazdı evvelden.

nenem kokan ortancalar
ve dahi lezzetsiz sütlaçlar
sonu gelmeyen sabahlar
gece varan kendini bulmalar
özlem
bir fil gibi oturduğunda
soluğu duyulmayan o kalp
atmayı bırakır mı bilmem amma
bi ırmağın yadırgadığı yatağını ikiye ayırdığı doğrudur 
hatıratında gökyüzü taşımayan martıya kanatlarını hissettirdiği de
yine de
engel olamayıp kendine 
bi ağrıyı daha kaydettirdi sözlüğüme

sen gel
son sigara cama mühürlensin
sen gel
dizlerin gelsin

kanatsa da öfkem kalbimi
dile inmeyi bildim
atları eyerleyemediysem de
öptüm rüzgarı yanağından

dokunmak
dokumanın türevidir
sağlam at ilmeği

tilkiler yerini kelimelere bıraktığın da
artık kafese ihtiyacım yoktur
şu egzoz böğürtüsü bastıramıyorsa göğsünde duyduğun kalp ritmimi
şarkıların canı cehenneme
hisar'da minik serçe idi en büyük hayalim
o zamanlar sırtına dokunmamıştım
şu ıslığı susturduğumuz da boğulacağız korkusu gözünde
bileğim öptüğün de kaburganı içinden geçen tireni duydum

bazı kuşlar göç etmek nedir bilmez
bilmek istemez

yol gitmez bazen
akrep eşlik eder
şarkıların dili tutuk
kitap okuyor olmalı bulutlar
ben zaten kalmayı hiç sevmem
gitmek için neden gerekmez

bi kırlangıç çiziyorum kağıdın sağ köşesine

bildiğim her şeyi 
sen anlat diye susuyorumdur belki
yoksa akrebin 
benle 
ne derdi olsundur ki
en çok 
senin diline
yakışmıyor diye o öbek
günahın içinden geçen 
ne varsa
ezberledim
uzaklığa dokunulabilindiğinde
başkalık kokuyor kelimeler
yer yer noktalı ve virgüllü
çoğu zaman sarmaş dolaş
bazense ayıbı bilerek
beklemeler çağ dışı artık
kim öptü ki eski aşkları şakağından
avuntu değil romanlar
ve siyah beyaz filmler

yapabilecek bişey bulamadığımızda seviyor
boş zamanlarımızda nefret söylemleri damıtıyoruz

ne kalıyor
gerçek bi kaç andan başka?
ayrılık sevgililiği bitirir mi?
hatırla
verdiğin değil
tuttuğun ilk söz neydi?
en çok kimi sevdin
en çok kim üzdü seni
kim paraladı hunharca
en çok ne zaman güldün
babanın yasını kaç gün tuttun
bilmek istiyorum
merak dürtüsüne yer yok içimde
ben 
senin sokaklarında
dolaşmak
sırtını yaşamak istiyorum

yatak paylaşılır
gün olur el gibi
bu önemli değil

çokça zaman geçer
kötüler göz kırpar
bu da önemli değil

durmak 
eylemlerin iflasa sürüklenmesidir

tüm günahların dize geldiği
çarmıhın kendinden vazgeçtiği olur
işte
bu önemli
zarfa koyduğum salıyı
ömrümün dönümü bildim
teni mi döven suyu elinden içtim
çoktan üflenmiş hindibağım
ve kırılmış narım
istiridyem kalmış mıdır ki benim

bazen en büyük sayı üçtür
bi köşe durmayıp yerinde batabilir ciğere
zaman bi türlü geçmediğin de
yitirir anlamını eylemler
nerede kaldığını bilmek gerek
nerede durduğundan daha önemli olduğunu artık sindirdiğin de

bağzı köşeler batmakla kalmaz.
şehirler geçiyor
evler, arabalar, ağaçlar ve yollar ve duygular. 
insan geçmiyor.