30 Ocak 2014 Perşembe

gün aydın olmayabiliyor bazı sabahlar. uyku üzgünlüğün reklam arası gibi, bittiğinde uyumadan önce ki hal devam edebiliyor. ağlayarak uyuyup uyanmışlığım oldu bi kaç kez müjgan. bilmek istemediği şeyleri bilmek zorunda kalabiliyor insan bazen.
Ah müjgan!
kaçımız üzgün kaçımız üzgün gibi ve kaçımız sadece maske bilmiyoruz artık. gitgide kötüleşiyor matematiğimiz. hiç bi zaman sevmedim rakamları. 
bizi birbirimize getirmeyen yolun kaç kilometre olduğu hakkında hiç bi fikrim yok. sen de ne kadar varım, nedir yüz ölçümü sevmenin bilmiyorum. kaç kez kırılır bi kalp, kaç yenilgi, kaç tökezleme, kaç yangın bilmek istemiyorum.
kızma bana müjgan, gözün sevim kızma. 

ben kalbimi çıkarıp yerinden kurutmak istiyorum eski fotoğraf albümümün arasında, papatya niyetine.

28 Ocak 2014 Salı

bağzı geceler kızıla çalar gökyüzü ve görünmez penceremden ay ama her sabah mutlaka doğar güneş pencereme ruhuma doğmasa da.
iki kaktüsüm var biri rüzgarda perdeye takılıp düşmekten yorgun diğeri tembelin teki. iğneyi başkasına çuvaldızı kendime diye mi yoksa susuzluğa dayanabiliyorlar diye mi benimleler bilmiyorum müjgan, bunu onlara hiç sormadım kendim de dahil.
ah müjgan!
nasıl da hesapsızça tüketiyoruz soruları ve nasıl katlediyoruz cevapları bilsen bilmekten yorulurdun. oturma odamıza girer gibi girip çıkıyoruz başkalarının hayatlarına ve bundan onur duyuyoruz. çok insan tanımak iyi midir hiç öğrenmedim ben hiç öğrenmek de istemedim. otuzumda beş parmağım yetiyor insanlarımı saymama. oysa kalabalık aileler iyidir derler hep, bir arada olabilmek için, birbirlerinden vazgeçmemek için kan bağını kullanıyorlar oyun gibi. her halukarda sevebilmeyi bilmiyorlar.
karşılıksızlık ne demek bilmiyorlar müjgan...
sesimle yazmak istediğim oluyor da bazen parmaklarımın hızına yetişemiyor müjgan af...

bitmesin diye tam altı kez uyanıp tekrar uyuduğum o rüyanında sonu geldi be müjgan. kaldığı yerden devam edip durdu bişi anlatmak ister gibi ve bitti. kötü sonlu türk filmlerini andırıyor rüyalar bazen hele ihtimallerin düşük olduğu durumlar çakışıyorsa nasıl da sevindiriyor insanı. 
ah müjgan!
ortasını bilmiyoruz hiç bişeyin. çok seviyor, çok özlüyor, çok üzüyor sonra da çok yalnız oluveriyoruz. yalnızlığından yakınanların asıl derdi onsuzluk olabiliyor çoğu zaman, ne hissettiğimizi bolca karıştırıyoruz.
hayır kendimi ayırıyorum sanma, öğrenmek bitmiyor ki zaman obez bi çocuk gibiyken.
saçlarımdan yakalanabiliyorum savurduğumu zannederken.
ucunu yakmadığım bu mektup da hasret yok sanma, biriktirdiğim küller dökülüyor avucuna...

27 Ocak 2014 Pazartesi

bu mektubu sana kalabalık fakat yalnızlıkla dolu, camları yağmurdan ve solukdan buharlanmış bir toplu taşıma aracının orta kapısının eşiğinden yazıyorum.
Eşikler yorar biliyorum.
Ah müjgan!
Un ufak olur havaya karışısız biz de. Çünkü bilmiyorlar müjgan, kırmadan bi kalbe nasıl dokunulur bilmiyorlar...
Yolculuk bitmediği müddetçe yazarım sana yeter ki dokun parmak uçlarınla...

23 Ocak 2014 Perşembe

bi kaç dize vardı aklımda günlerdir
şimdi unuttum
başkası mı demişti benden evvel
yoksa taşmışmıydım içimden
bi türlü bilemedim
kelimeler de tekrardan mı ibaret
yoksa değişir mi anlamı başka dudakla buluştuğun da
bunu da bilmek istemedim

ah müjgan
yeter içinin sularında yüzmeye çalıştığın
o kuzgun biledi kanadını
not düşülmez artık saman sayfalara

20 Ocak 2014 Pazartesi

bi sesin götürdüğü uzaklıklar var, dönüş ancak gerçek zamanın tokadı ile mümkün.
bi de hiç duyulmayan sesler var, beklerken duyulanlarla yer değiştiriveriyor zamanla.
ah ki
iç cebinde taşıdığın bi beyaz kağıt olsaydım, ellerine dokunmak için yüzemediğim sulara gemi olmaya rağzıydım.


18 Ocak 2014 Cumartesi

değişik zaman dilimlerinde muhtelif evlere kapatmışlığım var kendimi. 
ancak kendimi hatırlatmadığımda yapılan 'gel' çağrısına karşılık verebiliyorum ve belki de sırf bu yüzden bitmiyor akşamların beşleri.

birinin hayatında yük olmamaya çalışmanın getirdiği bi eziklik var ki bildiğim hiç bişeyle boy ölçüşmüyor.

12 Ocak 2014 Pazar

uyurken yorulunur mu
ah'lar olgunlaşır mı
beklemek neden hiç bitmez
''sonra'' karnı mıdır saatin
birin üçten çok olduğu olmaz mı
günün kalbi öğlende mi atar
yalnızlık taşınabilir bi şey midir
pusula olamaz mı bi dize
geceyi saran kasvet özlemin midir

insan hep kendini işaret eden dönüş müdür

sahi sende özlüyo musundur
ömründen süzülüşümü


bi kader bu kadar mı sessiz olur?

en son küçük tilki mor tilkiye bişi fısıldıyordu kapalıydı gözlerim, duymadım.

10 Ocak 2014 Cuma

dönüp bakmadığın zamanlar da bile
hatıratından boşanır ötemazi
boşa değildir at gözlükleri
insan bazen en çok geçmişinden vurulur

her şeyi bilsen de
bi başka ruhu bilemezsin
atın eğerlenmesi boşa değildir
insan bazen en çok sırtından vurulur


suyun, yıldızın ve dağılan hindibağın
gecenin, nârın ve yuvasını kaybetmiş kuşların
toprağın, istiridyenin ve kendine yer edinemeyen meleklerin
hatrına durmuyorsa da dünya
insan en çok kendinden vurulur.

1 Ocak 2014 Çarşamba


kalabalık ürkütmüyor eskisi kadar
kabuğum hangi yüz yıldan kalmadır ey sevgili?
arnavut kaldırımların türküsü açılıyor damarlarımda
bi rüya tükürüyor da suratıma
gün dönmüyor bana çalmadan o resital

döküyor içini gökyüzü
ruhunda kanat barındırmayanlar için
ve lodos öpüyor
yolunu kaybetmiş gemilerin yelkenlerini

sıcak su torbası ile dahi
vedalaşabilmeyi bilmeli

rahvan koşmaya
niyetlenebilir gönül
dizgin akıl da değilse
başarabilir hatta
saatler zamanı göstermeyip
ayrılığı hatırlatabilir
ve tüm bunlar
öptüğünde şakağını
sevmediğin o şarkı dilinin ucundadır

böyle zamanlar da yerlere tükürmek serbesttir
bulutların küstüğü doğrudur
gözyaşı kardeşi yağmurun
akrebin zehiri salınır zamana
sessizlik bi konuşma biçimi değildir
yüksek müzik ağlamayı bastırır

tutup yakasından göğü sallayasım geliyor
 
şimdi orda
ölesiye sessizlik içinde sen
ben hep kıyamet yorgun göğsüm
sıratın trafiği yoğun
şu melek metro inşa etse
bi şıklatsa parmağını
iyice uzamadan saçların
kara olan zebani
önümden mi geçti yoksa 
bi kaç yüz yıl önce idi 
öpmüştüm kendinden büyük gölgeni
şu ateşin yanına bi kilim atalım
demini almamış çayın beli kırılsın
sonumuz belli ise beri ki günden
ne diye paylaşmayalım

bak o şarkının sözlerini ben yazdım sen bilme diye
ben kendim unuttum
sevgimi, öfkemi, vicdanımı, merhametimi, baş ucumda ki kaktüsü, annemi, cama tüneyen güvercini, dalından vişne yediğim ağacı, bahçede biten ayrık otları, sevdiklerimi, yitirdiklerimi, zamanımı, kalbime dokunan adamı, her bişeyi büyütüyorum da kendime yetemiyorum.
bi türlü büyüyemiyorum...

görmek istiyorum
çiçek dürbünü ile
önce yüzün
sonra göğsün
ve ellerin
ve sesin
kendinden soyunmuş sesin
okaliptusun moruna kuşlar kondurtabilen
taşa yuvasını öğretebilen sesin

dallarımı budama.
göğsümden taşan bu lav
içinden geçmeyenlerden değil elbet
bi tiren yüzünden dersen de
kaşım kıpırdamaz
elbet çoktu biriktirilmişim
gittiğim ilk yolu dinlememiştin henüz
anlatasım tılsımdan yana değil
sakildim ve dahi sakin
izliyordum
volkan patikayı dokuyordu

gözlük taraflı.

yirmiüç 
yirmibeş
bi cadde
demini almamış çay
yerini bulamamış ağrı
uyanılmayan bi sabah
kullanılmayan sözcükler
seksendördünde boşluk taşıyan bi kitap

bağzı şeyler yazınca uyumsuz gözükse de içinde taşır şiirini.

bu gönlümü yerinden oynatan uğultu
çok çocuktum bi kere daha olmuştu
sonra öğrenmiştim
rahvan bilmiyorsan
öğretilmiyor tayına
bağzı şeyler doğduğunda vardır
içinde
bağzı şeyler ne yapsan yer etmez kendine

menekşeler böyle bakmazdı evvelden.

nenem kokan ortancalar
ve dahi lezzetsiz sütlaçlar
sonu gelmeyen sabahlar
gece varan kendini bulmalar
özlem
bir fil gibi oturduğunda
soluğu duyulmayan o kalp
atmayı bırakır mı bilmem amma
bi ırmağın yadırgadığı yatağını ikiye ayırdığı doğrudur 
hatıratında gökyüzü taşımayan martıya kanatlarını hissettirdiği de
yine de
engel olamayıp kendine 
bi ağrıyı daha kaydettirdi sözlüğüme

sen gel
son sigara cama mühürlensin
sen gel
dizlerin gelsin

kanatsa da öfkem kalbimi
dile inmeyi bildim
atları eyerleyemediysem de
öptüm rüzgarı yanağından

dokunmak
dokumanın türevidir
sağlam at ilmeği

tilkiler yerini kelimelere bıraktığın da
artık kafese ihtiyacım yoktur
şu egzoz böğürtüsü bastıramıyorsa göğsünde duyduğun kalp ritmimi
şarkıların canı cehenneme
hisar'da minik serçe idi en büyük hayalim
o zamanlar sırtına dokunmamıştım
şu ıslığı susturduğumuz da boğulacağız korkusu gözünde
bileğim öptüğün de kaburganı içinden geçen tireni duydum

bazı kuşlar göç etmek nedir bilmez
bilmek istemez

yol gitmez bazen
akrep eşlik eder
şarkıların dili tutuk
kitap okuyor olmalı bulutlar
ben zaten kalmayı hiç sevmem
gitmek için neden gerekmez

bi kırlangıç çiziyorum kağıdın sağ köşesine

bildiğim her şeyi 
sen anlat diye susuyorumdur belki
yoksa akrebin 
benle 
ne derdi olsundur ki
en çok 
senin diline
yakışmıyor diye o öbek
günahın içinden geçen 
ne varsa
ezberledim
uzaklığa dokunulabilindiğinde
başkalık kokuyor kelimeler
yer yer noktalı ve virgüllü
çoğu zaman sarmaş dolaş
bazense ayıbı bilerek
beklemeler çağ dışı artık
kim öptü ki eski aşkları şakağından
avuntu değil romanlar
ve siyah beyaz filmler

yapabilecek bişey bulamadığımızda seviyor
boş zamanlarımızda nefret söylemleri damıtıyoruz

ne kalıyor
gerçek bi kaç andan başka?
ayrılık sevgililiği bitirir mi?
hatırla
verdiğin değil
tuttuğun ilk söz neydi?
en çok kimi sevdin
en çok kim üzdü seni
kim paraladı hunharca
en çok ne zaman güldün
babanın yasını kaç gün tuttun
bilmek istiyorum
merak dürtüsüne yer yok içimde
ben 
senin sokaklarında
dolaşmak
sırtını yaşamak istiyorum

yatak paylaşılır
gün olur el gibi
bu önemli değil

çokça zaman geçer
kötüler göz kırpar
bu da önemli değil

durmak 
eylemlerin iflasa sürüklenmesidir

tüm günahların dize geldiği
çarmıhın kendinden vazgeçtiği olur
işte
bu önemli
zarfa koyduğum salıyı
ömrümün dönümü bildim
teni mi döven suyu elinden içtim
çoktan üflenmiş hindibağım
ve kırılmış narım
istiridyem kalmış mıdır ki benim

bazen en büyük sayı üçtür
bi köşe durmayıp yerinde batabilir ciğere
zaman bi türlü geçmediğin de
yitirir anlamını eylemler
nerede kaldığını bilmek gerek
nerede durduğundan daha önemli olduğunu artık sindirdiğin de

bağzı köşeler batmakla kalmaz.
şehirler geçiyor
evler, arabalar, ağaçlar ve yollar ve duygular. 
insan geçmiyor.